İnsanlar arasındaki en temel iletişim köprüleri bile anlamını yitirdi. Artık kimse bir diğerine içtenlikle”Nasılsın?”diye sormuyordu; çünkü herkesin cevabı, ortak bir kederin yankısı gibi aynıydı:”Hâlâ buradayım.”Bu cümle, bir zamanlar hayata tutunmanın bir şükrü, zorlukları aşmanın bir zafer ifadesiyken; şimdi bir kurtuluşun gelmeyişine duyulan siteme, ebedî bir esaretin itirafına dönüşmüştü. Birbirinin gözlerine bakan insanlar, bir dost değil, sadece aynı sonsuz döngüye hapsolmuş birer mahkûm görüyorlardı. Hayata asıl anlamını veren şey, onun tükenmez bir pınar olması değil; bir gün kuruyacak olan o son damlanın eşsizliğiydi. İnsanoğlu anladı ki ölüm bir son, bir ceza ya da bir karanlık değil; yaşamın omuzlara yüklediği sonsuz yorgunluğu alıp götüren kutsal bir nimetti. Ölümün varlığı, hayatı sıradan bir döngüden çıkarıp onu her anı savunulması gereken bir mucizeye dönüştürüyordu.
İnsanlar arasındaki en temel iletişim köprüleri bile anlamını yitirdi. Artık kimse bir diğerine içtenlikle”Nasılsın?”diye sormuyordu; çünkü herkesin cevabı, ortak bir kederin yankısı gibi aynıydı:”Hâlâ buradayım.”Bu cümle, bir zamanlar hayata tutunmanın bir şükrü, zorlukları aşmanın bir zafer ifadesiyken; şimdi bir kurtuluşun gelmeyişine duyulan siteme, ebedî bir esaretin itirafına dönüşmüştü. Birbirinin gözlerine bakan insanlar, bir dost değil, sadece aynı sonsuz döngüye hapsolmuş birer mahkûm görüyorlardı. Hayata asıl anlamını veren şey, onun tükenmez bir pınar olması değil; bir gün kuruyacak olan o son damlanın eşsizliğiydi. İnsanoğlu anladı ki ölüm bir son, bir ceza ya da bir karanlık değil; yaşamın omuzlara yüklediği sonsuz yorgunluğu alıp götüren kutsal bir nimetti. Ölümün varlığı, hayatı sıradan bir döngüden çıkarıp onu her anı savunulması gereken bir mucizeye dönüştürüyordu.